Güneş ile Rüzgar


Güneş ile Rüzgar, hangisinin daha güçlü olduğu konusunda tartışırlar. Ve rüzgar "Sana benim daha güç...lü olduğumu kanıtlayacağım "der.
"Şuradaki yaşlı adamı görüyor musun hani şu üstünde palto olan. Bahse girerim o paltoyu üstünden senden çok daha çabuk sokup alabilirim."
Bu denemeye razı olan güneş bir bulutun arkasına... gizlenir ve rüzgar bir fırtına gücüyle esmeye başlar. Ancak rüzgar şiddetini ne kadar artırırsa yaşlı adam da paltosuna o kadar sarınır.
Sonunda rüzgâr pes edip durulur ve güneş bulutun arkasından çıkarak yaşlı adama sıcacık gülümser. Bunu gören yaşlı adamın yüzünde bir hoşnutluk ifadesi belirir. Ve paltosunu çıkarır.
İddiayı kazanan güneş rüzgara "DOSTLUK VE NAZİKLİK HER ZAMAN HAŞİNLİK VE ZORBALIKTAN DAHA GÜÇLÜDÜR..." der.

Huzurun resmi


Bir gün bir kral, ama halkı tarafından sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder. Yarışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar birbirinden güzel resimler yaparlar. Sonunda eserleri saraya teslim ederler.
 Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için karar vermesi gereklidir. Resimlerden birisinde sükunetli bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslüyorlardı.
Resme kim baktı ise onun mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşünüyordu.
Diğer resimde de dağlar vardı. Ama engebeli ve çıplak dağlar. Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden yağmurlar boşanıyor ve şimşek çakıyordu. Dağın eteklerinde ise köpüklü bir şelale çağıldıyordu. Kısaca resim hiç de huzurlu gözükmüyordu. Fakat kral resme bakınca, şelalenin ardında kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık gördü. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası görünüyordu. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuş yuvasını kuruyordu.
- Harika bir huzur ve sükun örneği.
Ödülü kim kazandı dersiniz. Tabi ki ikinci resim. Kralın açıklaması şöyle idi:
-Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulunmaması ve sıkıntının olmadığı yer demek değildir. Huzur bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükun bulabilmesidir.

Doğru Sorularla Başlayın - J.Krishnamurti


ZİHNİNİZİ TETİKLEYİN
Akıl ve zeka belirlenen hedef doğrultusunda kullanılmadığı zaman harcanmış bir cevher hükmünde olur. Hedefsiz olarak yaşayan kişiler, suya atılmış bir saman çöpü gibidir. Oradan oraya çarpa çarpa giderler. Gideceği yer ve zaman belirsizdir. Yaşamı sadece ve sadece “anda” yaşamak, o an için güzeldir. “Anı” yaşarken de geleceği planlamak yaşam kalitemizi artıracak en önemli ayrıntılardan biridir. Misyonunun varlığını vizyona taşırken akıllı ve mantıklı çizgiler oluşturulmalıdır. Yaşamın içinizde ve dışınızda anlamlı hale gelebilmesi için hedefler belirlemeniz gerekir.
Hedefi oluştururken uygulanması gereken formül çok önemlidir:
Düşünce- Karar- Bilgi- Eylem- Sonuç
Düşünceleri tetiklemek gerekir. Bunun için kişinin kendisine sorması gereken sorular şunlardır:
-Ben kimim?
-Şu anda yaşadığım ortam nasıl?

Düşünmek Sorunlarımızı Çözer mi? J.Krishnamurti


Düşünce sorunlarımızı ortadan kaldırabilir mi? Düşünce, laboratuvarda veya kara tahtada olmadığı sürece, daima kendini koruyan, kendini devam ettiren ve şartlandırılmış bir şey değil midir? Eylemleri benmerkezci değil midir? Ve bu özelliklere sahip olan düşünce, düşüncenin kendisinin yarat­mış olduğu sorunlardan herhangi birine çözüm getirebilir mi? Sorunları yaratmış olan zihin, kendi yarattığı şeylere çö­züm getirebilir mi?

Düşünmek bir tepkidir şüphesiz. Size bir soru sorarsam, ona cevap verirsiniz -hatırladıklarınıza, önyargılarınıza, ye­tiştirilme tarzınıza, iklime, şartlandırılma biçiminize uygun olarak cevap verirsiniz; buna göre yanıt verir, buna göre dü­şünürsünüz. Bu arka planın merkezi, eylem sürecindeki "ben"dir. Arka plan anlaşılmadığı, düşünce süreci, sorunu yaratan benlik anlaşılmadığı ve sona erdirilmediği sürece ça­tışma yaşamaya mecburuz, hem içimizde hem dış dünyada, düşüncelerde, duygularda ve hareketlerde. Hiçbir çözüm, ne kadar akıllıca olursa olsun, ne kadar iyi düşünülmüş olursa olsun, insanla insan arasındaki, sizinle benim aramdaki çatış­mayı sona erdiremez. Bunun farkına varınca, düşüncenin na­sıl ve nereden ortaya çıktığının bilincine varınca, o zaman so­rarız; "Düşüncenin son bulması mümkün müdür?"

İyi olmaya çalışmaya son ver!


Kutsal Budist yazıtlarında bir Budist rahip için otuz üç bin tane kural vardır. Otuz üç bin tane kural! Herhangi bir zamanda ortaya çıkabilecek her tür durum için hazırlanmış bir cevap vermişlerdir. Ama otuz üç bin davranış kuralını nasıl hatırlayacaksın? Ve otuz üç bin tane davranış kuralını hatırlayabilecek kadar kurnaz birisi her zaman için onun dışına çıkacak yolları bulabilecek kadar da uyanık olacaktır; belli bir şeyi yapmak istemeyecek olursa ondan kurtulacağı bir yol bulacaktır.
Bir Hıristiyan azizi duymuştum: Birisi yüzüne tokat atmış bunun nedeni de o günün sabahındaki vaazda, "İsa eğer birisi yanağına bir tokat atarsa öteki yanağını da dön, der" demesiymiş. Ve adam da bunu denemek istemiş ve ona vurmuş, gerçekten çok sert vurmuş. Ve aziz de gerçekten sözünde samimiymiş, sözünün eriymiş: Ona diğer yanağını da vermiş. Ama adam da az değilmiş: Diğer yanağına da öncekinden de sert vurmuş. Sonrasında da şaşırmış: Aziz adamın üzerine atlamış ve çok sert bir şekilde vurmaya başlamış. Adam da demiş ki, "Ne yapıyorsun? Sen bir azizsin ve daha bu sabah birisi sana vurursa öteki yanağını da dön diyordun."
Aziz de, "Evet ama üçüncü bir yanağım yok. Ve İsa orada duruyor. Artık özgürüm; artık istediğim şeyi yapacağım. İsa'nın bu konuda verdiği bir bilgi yok" demiş.
İsa'nın hayatında da tıpkı bu şekilde oldu. Bir seferinde bir müridine, "Yedi kez bağışla" dedi. Mürit de "Olur" dedi. Adamın "Olur" deyişinden şüphelenen İsa, "Yetmiş yedi defa diyorum" dedi.
Mürit biraz rahatsız oldu ama, "Olur. Çünkü sayılar yetmiş yedide sona ermiyor. Yetmiş sekizden ne haber? Ondan sonra özgürüm, o zaman istediğim şeyi yapabileceğim!"
İnsanlar için kaç tane kural üretebilirsin? Çok aptalca, anlamsız. İnsanlar bu şekilde dindar oluyorlar ve yine de dindar değiller: Her zaman davranış kurallarının ve emirlerin dışına çıkacak bir yol buluyorlar...

-Osho

Hatalarını görmeye başladığın an...


 Hatalarını görmeye başladığın an kuru yapraklar gibi düşmeye başlarlar.
O zaman hiçbir şey yapmaya gerek yoktur. Onları görmek yeterlidir. Hatalarının sadece farkında olmak tek gerekli olan şeydir. Bu farkındalıkta onlar kaybolmaya, buharlaşmaya başlarlar.
Birisi yalnızca bilincinde olmazsa aynı hatayı tekrar etmeye devam edebilir. Bilinçsizlik aynı hatayı tekrar etmek için bir zorunluluktur ve hatta değiştirmek istesen bile başka bir biçimde aynı hatayı sürdürmeye devam edeceksin. Her şekilde ve her ebatta mevcutturlar! Yerlerini değiştireceksin, yerine yedeğini koyacaksın ama onu bırakamayacaksın çünkü derininde onun bir hata olduğunu göremiyorsun. Başkaları sana söylüyor olabilirler çünkü onlar görebilirler...
Bu nedenle herkes kendisinin çok güzel, çok zeki, çok erdemli, ermiş olduğunu düşünür ve hiç kimse onunla aynı fikirde değildir! Nedeni basittir: Başkalarına bakarsın, onların gerçeğini görürsün ve kendine karşıysa kurgular taşırsın, güzel kurgular. Kendin hakkında bildiğin her şey az ya da çok bir mittir; gerçekle hiçbir alakası yoktur.
Kişi kendi hatalarını görmeye başladığı an kökten bir değişim yerleşir. O yüzden çağlar boyunca tüm Budalar sadece bir tek şey öğretiyorlar; farkındalık. Sana karakter öğretmiyorlar; karakter rahipler, politikacılar tarafından öğretiliyor, Budalar tarafından değil. Budalar sana bilinç öğretiyorlar vicdan değil.

Vicdan senin üzerinde başkaları tarafından oynanan bir oyundur; başkaları sana neyin doğru neyin yanlış olduğunu söylüyorlar. Sana kendi fikirlerini empoze ediyorlar. Ve onu ta senin çocukluğundan beri empoze ediyorlar. Ta en başından, senin üzerinde etki yaratabilmeleri, sende iz bırakabilmeleri ihtimalinin olduğu zamanlardaki masumluğun, kırılganlığın, hassasiyetin varken seni koşullandırdılar. Koşullanmanın adı vicdandır ve bu vicdan sürekli olarak senin tüm hayatına hükmetmeye devam ediyor. Vicdan toplumun seni köleleştirme stratejisidir.

- Osho

Osho - ÖZGÜRLÜK


İnsan yeryüzündeki yegâne özgür varlıktır. Bir köpek bir köpek olarak doğar, bir köpek olarak yaşayacaktır, bir köpek olarak ölecektir. Bunda özgürlük yoktur. Bir gül, bir gül olarak kalacaktır; herhangi bir dönüşme olasılığı yoktur; o bir nilüfer olamaz. Bir seçme şansı yoktur.
Seçim söz konusu değildir, özgürlük yoktur. İnsanın bütünüyle farklı olduğu yer burasıdır. İnsanın ihtişamı, varoluştaki eşsizliği, özel oluşu budur.
Bu yüzden Charles Darwin'in haklı olmadığını söylüyorum. Çünkü o insanları diğer hayvanlarla kategorize etmeye başlar; temel fark dikkate alınmamıştır bile. Temel fark şudur: Tüm hayvanlar bir programla doğar sadece insan bir program olmadan doğar. İnsan bir tabula rasa olarak, temiz bir sayfa olarak doğar; üzerine hiçbir şey yazılmamıştır. Onun üzerine istediğin her şeyi yazmak zorundasın; o senin yaratımın olacak.

J.KRISHNAMURTI İLİŞKİ ÜZERİNE


        SORU: Sık sık ilişkiden bahsettiniz. Sizin için ilişkinin anlamı nedir?
        KRISHNAMURTI: Öncelikle tecrit olmak diye bir şey yoktur Varolmak bir şeyle ilişkili olmaktır ve ilişkisiz varoluş yoktur. İlişki'yle neyi kastediyoruz? İki insan arasında, sizinle benim aramda iç içe geçmiş bir meydan okuma ve karşılık vermedir; sizin ileri sürdüğünüz ve benim kabul ettiğim veya karşılık verdiğim bir meydan okuma; ve bir de benim ileri sürdüğüm meydan okuma. İki insanın ilişkisi toplumu yaratır; toplum sizden ve benden bağımsız bir şey değildir, kitle kendi başına ayrı bir varlık değildir, siz ve ben birbirimizle olan ilişkimizle kitleyi, grubu, toplumu yaratır.
        İlişki iki insan arasındaki karşılıklı bağlantının bilincidir.Bir ilişki genelde ne üzerine kuruludur? Birbirine bağımlı olma dediğimiz şeye, karşılıklı yardıma dayalı değil midir? En azından biz onun karşılıklı yardım, karşılıklı destek olduğunu söyleriz ama gerçekte, kelimeler haricinde, birbirimizin önüne çektiğimiz duygusal set haricinde neye dayalıdır? Karşılıklı memnuniyete dayalıdır değil mi? Ben sizi memnun etmezsem benden kurtulursunuz; sizi memnun edersem beni eşiniz, komşunuz ya da arkadaşınız olarak kabul edersiniz. Gerçek bu.

J:KRISHNAMURTI Acı ÇEKMEK ÜZERİNE


SORU: Acının ve acı çekmenin manası nedir?

     KRISHNAMURTI: Acı çektiğiniz zaman, acınız olduğu za­man, bunun manası nedir? Fiziksel acının ayrı bir manası vardır ama biz büyük ihtimalle psikolojik acıyı ve ıstırap çek­meyi kastediyoruz ki bunun farklı düzeylerde çok ayrı bir manası vardır. Acı çekmenin manası nedir? Acı çekmenin manasım neden öğrenmek istiyorsunuz? Manası olmadığın­dan değil - onu öğreneceğiz. Ama bunu neden öğrenmek is­tiyorsunuz? Neden niçin acı çektiğinizi öğrenmek istiyorsu­nuz? Kendinize bu soruyu sorduğunuzda, "Neden acı çeki­yorum?" diye sorduğunuzda, acı çekmenin nedenini aradığı­nızda, acı çekmekten kaçmış olmuyor musunuz? Acı çekme­nin manasını aradığım zaman ondan kaçınmış, sakınmış, on­dan kaçmış olmuyor muyum? Gerçek şu, ben acı çekiyorum; ama zihni bunun üzerinde işlemeye ittiğim ve "Peki neden?" dediğim an zaten çekilen acının keskinliğini hafifletmiş olu­yorum. Bir başka deyişle, acının hafiflemesini, yatışmasını, bir tarafa konmasını, örtbas edilmesini istiyoruz. Eğer ondan kaçma arzusundan kurtulursam, acı çekmenin ne içerdiğini anlamaya başlarım.

Acı çekmek nedir? Bir rahatsızlıktır, değil mi? Farklı sevi­yelerde bir rahatsızlık - fiziksel seviyede ve bilinçaltının fark­lı seviyelerinde.

Düşmanla işbirliği yapıp dostunu satan öküzlerin sonu


Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış. Ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazlarmış onları.
Her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki, bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları. Gerçi bir iki sıyrık alırlarmış; ama yine de boyun eğmezlermiş aslanların bu zorbalığına. Gün geçtikçe aslanları almış bir
kaygı. Tavşan, fare gibi küçük hayvancıklarla beslenir olmuşlar aslanlar.
Gitgide güçten düşmüşler. Eee, aslan bu, hiç fareyle doyar mı?
- Herhalde bize bu otlağı terk etmek düşüyor, demiş aslanlardan birisi.
- Evet, diye tasdik etmiş diğerleri. Nereye gideriz diye düşünürlerken
‘bir dakika’ diye bir ses duymuşlar gerilerden. Herkes dönüp bakmış sesin geldiği tarafa. Sürünün en çelimsiz ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan Topal Aslan’mış söze atılan.
- Hayır. Hiç bir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hallederim bu işi, demiş.

Bilge Reisin Beyaz Adama Mektubu


Toprak İnsana Değil,
İnsan Toprağa Aittir

Bu mektup 1854 yılında, bir Kızılderili reisi olan Şef Seattle tarafından Amerika Birleşik Devletleri Başkanı'na yazılmıştır.

Bir Kızılderiliyim ve anlamıyorum… Gökyüzünü, toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilirsiniz ya da satarsınız? Bunu anlamak bizler için çok güç! Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu, halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır. 
Ormanlardaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız! 
Beyazlar için durum böyle değildir. 
Bir beyaz ölüp yıldızlar alemine göç ettiği zaman, doğduğu topraklarını unutur. 
Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz. 
Çünkü Kızılderili gerçek anasının toprak olduğuna inanır.
Washington'daki Büyük Beyaz Reis, bizden toprak almak istediğini yazıyor! 
Bu bizim için büyük bir fedakarlık olur. 
Büyük Beyaz Reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz Kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor. 
Bu önerinizi düşüneceğiz! Ama gene de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim. 
Çünkü bu topraklar, bizim için kutsaldır. 
Nehirler ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza da öğretmeniz gerekecek.
Biz, nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz! 
Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize? 
Biliyorum, beyazlar bizim gibi düşünmezler! 
Beyazlar için bir parça toprağın diğerlerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır! 
Beyaz adam topraktan istediğini alınca, başka serüvenlere atılır. 
Beyaz adam, annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. 
Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir! 
Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde "huzur" ve "barış" yoktur! 
Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz. 
Belki bir vahşi olduğumdan anlayamıyorum ama benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka! İnsan bir su birikintisinin etrafında toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur? 
Bir Kızılderiliyim ve anlamıyorum!
Biz Kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanlarının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz. 
Hava önemlidir bizler için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur! 
Ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir. Çocuklarınıza, havanın kutsal bir şey olduğunu öğretmeniz gerekir. 
Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? 
Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini bunun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?
Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğim! 
Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var; beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin. 
Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum! Yaylalarda cesetleri kokan binlerce bufalo gördüm. 
Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları! 
Dumanlar püskürten bu demir atın bir bufalodan daha değerli olduğuna aklım ermiyor! 
Biz sadece yaşayabilmek için avladık bufaloları! 
Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. 

Unutmayın, bugün canlıların başına gelenler yarın insanın başına gelir! Çünkü bunlar arasında bir bağ vardır.

Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir!
Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır! 
Bildiğimiz bir gerçek daha var: Sizin Tanrı'nız bizimkinden başka bir Tanrı değil! 
Aynı Tanrı'nın yaratıklarıyız. Beyaz adam bir gün belki bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. 
Siz Tanrı'nızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz! Ama Tanrı, hepimizi yaratan Tanrı için Kızılderili ve beyazın farkı yoktur. 
Ve Kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. 
Bu toprağa saygısızlık, Tanrı'nın kendisine saygısızlıktır. Beyaz adamı bu topraklara getiren ve ona Kızılderili'yi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrı'nın kaderini anlayamıyoruz! 
Tıpkı bufaloların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlayamadığımız gibi... 
Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş. Yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş! 
İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı başlamış olacak.
  

Bir Mucize Kaç Paradır Bayım?


Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen herşeyi yapmışlardı, Georgi'nin yalnızca çok pahalıya mal olacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli
paraları yoktu. Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally: "Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir." 
Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti. 
Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally'nin beklediğini görünce "Evet, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle
ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi. 
Sally "Kardeşim" dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti: "Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum." Eczacı Sally'e bakarak "Anlayamadım" dedi. "Şeyy, babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?" Eczacı Sally'e sevgi ve acımayla baktı bu kez:
"Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı

Öfkelenince Neden BAĞIRIRIZ ?


Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş. 

Öğrencilerden biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız? ” diye tekrar sormuş.

Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış:
“İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”
- “Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur?
- "Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır."
- "Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur?"
- "Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”

Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş:
- “ Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”

Sokrates in Mahkemesi ve Cezasının İnfazı

Beşinci yüzyılda Atina'da bir yurttaş veya yurttaşlar grubu başka bir yurttaşa suçlamada bulunabiliyordu. Şuçlanan kişi ayağa kalkarak kendi savunmasını yapıyordu . Avukat yada yargıç yoktu.Çoğunluk tarafından seçilen 500 kişilik jüri kupaların içerisine taş koyarak oy kullanıyordu.

Sparta ile uzun yıllar süren savasın ardından yaşanan bozulmada günah keçisi aranıyordu.Sokratesin sürekli sorular sorması üç vatandaşın onun hakkında suçlama yapmasına neden oldu.Gençleri süpheci yaptığı, kuşak çatışmasına neden olduğu gibi kendisine yöneltilen suçlamaları tek tek çürütmesine karsın
Yapılan birinci oylama sonucunda oylama sonucunda 31 oy fark ile suçlu bulundu ve ölüm cezasına çarptırıldı. Sokrates savunmasında 'suçunun elinden gelenin en iyisini yaparak hizmet etmek olduğunu 'söyledi.


Kendisine birkaç alternatif sunuldu Atinayı terk edersen ve asla bir daha geri gelmeyeceğine söz verirsen kendini ölümden kurtarabilirsin(sürgünde yiyecek verilerek masrafları karşılanarak şehrin dışında yaşaması koşulları bulunmaktadır).Ya da Atina'da kalmak istersen konuşmayı bırak ve sessiz ol o zaman biz insanları yaşamana ikna ederiz.Aksi taktirde gün doğarken zehri içmek zorunda kalacaksın dediler.

Sokratesin cevabı ;

Zehri yarın yada bugün , zehir ne zaman hazırsa almaya hazırım ama hakikati söylemekten vazgeçmem. Canlıysam son nefesime kadar söylemeye devam edeceğim.Ve Atina'yı hayatımı kurtarmak için terk edemem Çünkü ozaman kendimi ölümden korkmuş, ölümden kaçmış,ölümün sorumluluğunu almamış güçsüz birisi olarak hissedeceğim.Ben kendi düşüncelerime, hislerime, varlığıma göre yaşadım; bu şekilde de ölmek isterim.

"ve suçlu hissetmeyin.Kimse benim ölümümden sorumlu değildir, sorumlu benim.Bunun olacağını biliyordum çünkü yalanlara, dolanlara, yanılsamalara dayanarak yaşayan bir toplumda hakikatten bahsetmek ölmeyi istemektir.Ölmem için karar alan şu zavallı insanları suçlamayın.Eğer bundan sorumlu olan birisi varsa oda benim.Ve hepinizin bilmesini istiyorum ki kendi sorumluluğumu alarak yaşadım ve kendi sorumluluğumu alarak ölüyorum. Yaşarken bir bireydim.Ölürken bir bireyim.Benim için kimse karar veremez; kendimle ilgili ben karar veririm."


ikinci mahkemede büyük çoğunluk kararıyla ölüme çarptırılır Sokrates.
Bir dostu;

"Ben senin sebepsiz yere ölüme çarptırılmana dayanamıyorum" dediğinde Sokrates dönerek

"Rahat ol, dostum, benim suçlu olarak ölüm cezasına çarptırılmamı mı tercih ederdin" demiştir.

Cezanın infaz zamanı gelmişti gün doğmak üzereydi.

Anka kuşunun hikayesi


Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı ın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş... Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerine kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz . vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.  
 Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp; Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyler yüzünden kafese kapatılırmış); Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış; Baykuş yıkıntılarını özlemiş, Balıkçıl kuşu bataklığını. Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi “şaşkınlık” ve sonuncusu Yedinci Vadi “yok oluş” ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş… Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki; “SİMURG ANKA – Otuz Kuş” demekmiş. Onların hepsi Simurg’muş. Her biri de Simurg’muş. Simurg Anka’yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yok oluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır…

40'ından sonra hamsi ile başlayan başarı öyküsü…



Saime-Kambur.jpg
Ev hanımı Saime Kambur tarafından kurulan Ankara’daki Alo Hamsi’de birbirinden lezzetli balıklar yapılıyor. Lezzetin nedeni balıkların her gün Karadeniz’den gelmesi ve tabiki kadın eli değmesi…Ankara’da kendi halinde bir ev hanımı olan Rizeli Saime Kambur’un (44) hayatı 4 yıl önce pişirdiği bir tava hamsiyle değişmiş. Kambur ailesinin sık sık balık pişirdiğini gören komşuları bir gün sofralarına konuk olmuş. Saime Hanım’ın pişirdiği leziz balıkların tadına bakan komşuları, ‘Balıkları biz alalım yeter ki sen pişir.’ diyerek bu ziyafetin sık sık tekrarlanmasını istemiş. Hamsi ziyafeti isteyen halka giderek genişleyince Saime Hanım’ın aklına bir balık lokantası açma fikri gelmiş. Eşi Vedat beyin de desteği ile ‘Alo Hamsi’ ismiyle bir lokanta açan Saime Hanım, o günden beri eşiyle birbirinden leziz hamsi ve mezgitleri Başkentli balık severlerin damak tadına sunuyor.

Çoban aynı çoban, yoğurt aynı yoğurt. Bir başarı öyküsü Hamdi ULUKAYA


‘Çöpe attığım kağıt hayatımı değiştirdi’
hamdiulukaya.jpg
İş dünyasına ait haberlerin bulunduğu “ciddi” dergilerde ve gazetelerin ekonomi sayfalarında yayımlanan başarı öykülerini aklınıza getirin. Aldığı ödüllerle birlikte şık ofislerindeki büyük masalarının başında ya da fabrikalarının önünde poz veren işadamlarını ve işkadınlarını mutlaka anımsayacaksınız. Hamdi Ulukaya (39) da onlardan biri. Üstelik başarı hikayesi alışık olduklarımızdan çok daha renkli. Dedesi ve babası ile birlikte yaz aylarında yaylaya çıkıp koyun güden, üniversite çağına kadar ne olacağına bir türlü karar veremeyen. Amerika gibi bir yere tek kelime dahi İngilizce bilmemesine rağmen “Gidip bir bakayım, nasılmış oralar?” diyerek gidebilen biri o. Her ne kadar “Maceraperest değilim” dese de risk almaya bayılıyor. Hiç düşünmeden, hesap kitap yapmadan aldığı risklerde hiç yanılmamış olmalı ki şu an Amerika’nın en başarılı 10 işadamından biri ve 40 yaş altındaki işadamları arasında en parlak girişimci olarak anılıyor.
* Babanız mandıracılık yapıyormuş. Ona yardım ederek büyüdüğünüzden bahsediyorsunuz. Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?
Dedem Elazığ’daki Şavak aşiretinin lideriydi. Ondan sonra da babam geldi. Ancak aşiret denilince hep mal mülk üzerine işleyen bir sitem gelir akla. Bizimki öyle değildi. Dedem de babam da manevi liderlerdi. Ben altı kardeşli bir ailede, Fırat Nehri’nin kenarında, Munzur Dağları’nın eteğinde küçük bir kasabada büyüdüm. Hayatım dedemin dizinin dibinde aşireti nasıl yönettiğini izleyerek geçti. Verilen sözün tutulması gerektiğini, bir işte önceliğin insan ve ona duyulan güven olduğunu ondan öğrendim. Babam mandıracılık yapardı. Ben de yazları yaylaya çıkar, ona yardım ederdim.
* Amerika’ya gitme fikri nasıl ortaya çıktı?
Dil öğrenmek istiyordum. Öylesine, bir gidip bakayım dedim ve Long Island’a gittim. İlk başlarda her giden gibi bocaladım, yalnız kaldım çok. Amerika’ya küçük bir sırt çantasıyla gittim, hiçbir şeyim yok sanıyordum ama meğer

Büyük İskender'in son üç arzusu

Ölümün eşiğinde, Büyük İskender komutanlarını çağırıp son üç arzusunu iletmiş:

1] Tabutum dönemin en iyi doktorlarınca taşınmalı.
2] Elde ettiğim tüm zenginliğim [altın, gümüş ve değerli taşlar] yol
boyunca tabutu mezara gelene kadar serpiştirilmeli.
3] Ellerim, herkesin görebileceği şekilde tabutun dışına sarkmalı.

Komutanlardan biri, şaşkın, nedenini sormuş. B
üyük İskender,
açıklamış:

1] En ünlü doktorların taşımasını şu nedenle istiyorum: Herkes bilsin
ki, Doktorlar ne kadar iyi olursa olsun, onlar bile ölümün karşısında
çaresizdir.

2] Yerlere sepeceğiniz değerlerim de gösterecektir ki: Bu dünyada
elde ettiğimiz zenginlik, bu dünyada kalır.

3] Ellerim tabutun dışında kalsın ki, herkes bilsin: Bizim için en
değerli şey olan zamanımız tükenince, boş ellerle doğduğumuz gibi, boş ellerle de gideriz!

"ZAMAN" elimizdeki en büyük zenginliktir; çünkü sınırlıdır. Para
kazanabiliriz, ama daha fazla zaman kazanamayız. Dolayısıyla, birine zaman ayırdığımızda, bir daha asla geri alamayacağımız zamanımızdan ayırmış oluruz.

Zaman, hayatımızdır ve ÇOK DEĞERLİ bir hediyedir. Bu hediyeyi ne zaman ve kime ayıracağını iyi hesapla, sana zaman ayıranın da, sana ne denli değer verdiğini bil!

60 Yaşında Okumaya Karar Verdi, 90 Yaşında Rektör Oldu


El-Ezher Üniversitesi’nin kapısına Zekeriya El-Ensari adında 60 yaşında bir ihtiyar geldi ve “Burayı kim yönetiyor?” diye sordu. Bekçi: “Rektör!” dedi. İhtiyar: “Ben rektör olmak istiyorum, bana bunun yolunu anlatır mısın?” deyice bekçi alaylı bir tavırla ona eğitim durumunu sordu, ihtiyar ilkokul mezunu olduğunu söyleyince bekçi güldü ve “Amca! Rektör olabilmek için önce ortaokul, sonra lise ve ardından üniversite okuyacaksın; daha sonra doktora yapıp doçent ve profesör olacaksın; fakat senin yaşın 60’a dayanmış bunları başarabilmem mümkün değil!” dedi.
İhtiyar yine de ümidini yitirmedi, yalvara yakara idare amiriyle görüşme izni aldı ve sonuçta hizmetçi olarak üniversitede göreve başladı. Çalışırken bir taraftan ortaokulu ve liseyi dışarıdan bitirdi. Sınavlara girip kendi üniversitesinde okumaya hak kazandı. Bu arada büyük kültür hizmetlerinde bulunup, sosyal faaliyetlere ve çalışmalara öncülük ediyordu. Üniversiteyi bitirdikten sonra yüksek lisansını, doçentliğini tamamlayıp 90 yaşında profesör oldu.

Üniversite heyeti büyük başarı ve çalışmalarından duydukları memnuniyetten dolayı bu 90’lık ihtiyarı üniversiteye rektör seçtiler. Birkaç sene görevini titizlikle yaptıktan ve binlerce talebe yetiştirdikten sonra görevinden ayrıldı. Yaşama azmi ve başarma aşkıyla dolu hayatı 120 yaşında noktalandı.

BIR KADER OYKUSU


Amerikan Adlî Tıp Derneğinin 1994’te San Diego’da tertiplenen ödül yemeğinde dernek başkanı Don Harper Mills, aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adlî komplikasyonlarla dinleyicilerini şaşkına çevirmişti. 

‘Kaderin adaletine dair ince bir nükte taşıyan bu yaşanmış öykü, sanırız sizleri de hayrete sevk edecektir:

23 Mart 1994’te Ronald Opus’un cesedini inceleyen adlî tabip, onun kafasından yediği kurşunla öldüğü sonucuna vardı. Müteveffa, on katlı bir binanın tepesinden, intihar niyetiyle aşağıya atlamıştı.

Adil ol ki hayat da sana adil davransın

Portekiz'de 27 yaşındaki Sophie Lagoa ismindeki bir kadın sürücü, sarhoş bir vaziyette araba kullandığı gerekçesiyle trafik polisleri tarafından yakalanarak mahkemeye sevk edilir. 

Kadın, oldukça ağır olan bu trafik cezasından kurtulabilmek için sahasında çok iyi bir avukat olan Eduardo Borja ile anlaşır. Avukat, bütün meslekî marifetlerini kullanarak bayan Sophie'yı ceza almaktan kurtarır. 

Başına gelen musibetten ders alıp uslanmayan Sophie Lagoa, beraatini kutlamak için bir bara gidip sarhoş oluncaya kadar içer. Daha sonra da yine sarhoş vaziyette direksiyonun başına geçer. 

Ve o sarhoş kafayla yolda giderken bir vatandaşa çarparak onu yirmi metre kadar arabasıyla sürükler. Perişan vaziyette hastaneye kaldırılan adam bütün müdahalelere rağmen kurtarılamayarak ölür.

Bayan Sophie Lagoa, hapishanenin yolunu tuttuktan günler sonra, arabasıyla çarparak ölümüne sebep olduğu adamın, kendisini sarhoş araba kullandığı gerekçesiyle ceza almaktan kurtaran avukat Eduardo Borja olduğunu öğrenecektir.

HEDEFİ GÖRMEYEN BAŞARAMAZ

Florence Chadwick, hem Fransa’dan İngiltere’ye, hem de İngiltere’den Fransa’ya yüzerek Manş denizini her iki yönde geçen ilk bayan yüzücüydü. Bir ideali daha vardı. Catalina Adasından California sahiline kadar ki 21 millik mesafeyi yüzen ilk bayan olmak istiyordu. Ama bu iş hiç de o kadar kolay olmayacaktı.

Yılın en sıcak günlerinden 4 Temmuz’da bile, yüzeceği denizin suyu insanın bedenini uyuşturacak kadar soğuktu. Hava o denli sisliydi ki, yüzücü kendisine eşlik eden teknleri zorlukla seçebiliryordu. Üstelik o bölgede köpek balıklarına rastlanıyordu.

KIZILDERİLİ YASALARI - 2


11 - Doğa bizim için değildir, o bizim bir parçamızdır. Onlar senin dünyasal ailenin parçalarıdır.
12 - Çocuklar geleceğimizin tohumlarıdır. Onların yüreklerine sevgi ek ve bilgelik ve hayatın dersleriyle sula. Onlar büyürken, onlara büyümeleri için yer bırak.
13 - Başkalarının kalplerini incitmekten kaçın.  Verdiğin acının zehiri sana geri döner.
14 - Her zaman dürüst ol.
15 - Kendini dengede tut. Senin Zihinsel ben 'in, Ruhsal ben 'in, Duygusal ben 'in ve Fiziksel ben 'in - hepsinin güçlü, saf ve sağlıklı olmaya gereksinimi var.  Zihnini güçlendirmek için bedenini çalıştır. Duygusal rahatsızlıkları iyileştirmek için ruhsallıkta büyü.
16 - Kim olacağını ve nasıl davranacağını belirlerken bilinçli kararlar ver. Kendi eylemlerinin sorumluluğunu üzerine al.
17 - Başkalarının mahremiyetine ve kişisel yerlerine saygılı ol. Başkalarının kişisel eşyalarına dokunma - özellikle kutsal ve dini eşyalarına. Bu yasaktır.
18 - Önce kendine karşı dürüst ol. Önce kendini besleyemezsen ve kendine yardım edemezsen, başkalarını besleyemezsin ve onlara yardım edemezsin.

 
19 - Başkalarının dini inançlarına saygı göster. Kendi inancını başkalarına kabul ettirmeye çalışma.

20 - İyi talihini başkaları ile paylaş, şefkatli ol.

KIZILDERİLİ YASALARI-1



1 - Dua etmek için güneşle birlikte kalk. Tek başına dua et, sık sık dua et. Büyük Ruh dinler, eğer sen sadece konuşursan.
2 - Yollarında kaybolmuş olanlara karşı anlayışlı ol. Cehalet, kibir, öfke, kıskançlık ve açgözlülük, kayıp bir ruhtan kaynaklanır. Rehberlik bulmaları için dua et.
3 - Kendini, kendi kendine araştır, keşfet. Başkalarının senin yolunu senin için belirlemelerine izin verme. O senin, sadece senin yolundur. Diğerleri o yolu seninle birlikte yürüyebilirler, fakat hiç kimse o yolu senin için yürüyemez.
4 - Misafirlerine evinde saygıyla davran. Onlara en iyi yiyeceklerini ver, en iyi yatağı ver ve onlara saygı ve onurla muamele et.
5 – Herhangi bir kişiden, bir topluluktan, bir çölden ya da bir kültürden olsun, senin olmayan şeyi alma. O ne kazanılmıştır, ne de verilmiştir. Senin değildir.
6 - Yeryüzü üzerindeki her şeye saygılı ol - ister insan, ister bitki olsun.
7 - Diğer insanların düşüncelerini, isteklerini ve sözcüklerini onurlandır. Başka birinin sözünü asla kesme, alay etme ya da taklidini yapma. Herkese kişisel ifadeleri için izin ver.
8 - Başkalarına asla kötü bir şekilde konuşma. Evrene bıraktığın negatif enerji, sana katlanmış olarak geri döner.
9 - Herkes hatalar yapar. Ve tüm hatalar bağışlanabilir.
10 - Kötü düşünceler zihinsel, bedensel ve ruhsal hastalıklara neden olur. İyimser ol.

BEKLEMEYİN


Nazik olmak için bir gülümseme beklemeyin... 

Sevmek için sevilmeyi beklemeyin...

Bir arkadaşın değerini anlamak için, yalnız kalmayı beklemeyin...

Çalışmaya başlamak için en iyi işi beklemeyin...

Biraz paylaşmak için çok olmasını beklemeyin...

Öğütleri hatırlamak için, düşmeyi beklemeyin...

Dua ’ya inanmak için acıları beklemeyin...

Yardım edebilmek için zamanınız olmasını beklemeyin...

Özür dilemek için diğerinin acı çekmesini beklemeyin...

Barışmak için ayrılığı beklemeyin...








-Alıntı

Görünmez Ağlar

Kâinat tek vücut, tek varlıktır... Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır.

Sakın kimsenin ahını alma, bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma... Unutma ki dünyanın öteki ucunda tek bir insanın kederi,
tüm insanlığı mutsuz edebilir.

Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir...

Alıntı

PROBLEMİN CAZİBESİ ve ÇÖZÜM


Tibet dağlarının ücra köşelerindeki bir manastırda Üstadın başdanışmanı vefat etmişti. Üstad kendisi için bir başdanışman seçmeliydi.

Başdanışmanlık görevini yürütebilecek düzeydeki talebelerini topladı ve durumu açıkladı:

- Bana yardımcı olacak bir başdanışman lazım. Birazdan vereceğim problemi çözen kişi benim başdanışmanım olacak.

Bunu söyledikten sonra sehpanın üzerine, zarif bir gülün bulunduğu antika bir vazo koydu.

Üstad “İşte problem bu”, dedi ve