Vermeyince Mabut Neylesin Sultan Mahmut

Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.



Tıkandı baba, çay getir



Tıkandı baba, oralet getir. Vb



Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş.



Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?



Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba



Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;





Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden " Onlarınki kadar akmasada olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve 



Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.









Tıkandı baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;



Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.





Sultan Mahmut'un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. " Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya 



Taze baklava, güzel baklava ! Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi



Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş. Tıkandı baba da 



Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba'dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ;



Bizim Tıkandı baba'ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan;



Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş



Geldi sultanım



Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?



Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım.



Sultan şöyle bir tebessüm etmiş. 



Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve Devletin hazine odasına götürmüş.



Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan demiş;



Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış



Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş. Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar'a götürmüşler.



Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,



Niçin, demiş. Askerler 



Hele sen bir beğen bakalım demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline



Ne olacak şimdi, demiş



Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı.demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş;
'Vermeyince Mabut Neylesin Sultan Mahmut'.. 

Nelere kıymet veriyorsun?


Bir gün New-York'ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar.

Gruptan biri, Kızılderili'dir. Yolda yürürken Kızılderili, onca insan gürültüsü, siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasından, kulağına CIRCIR böceği sesinin geldiğini söyleyerek o böceği aramaya başlar.

Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyulamayacağını, Kızılderiliye öyle geldiğini söyleyip yollarına devam ederler.

Ama içlerinden bir tanesi inanmasa da, Kızılderili'yi yanlız bırakmamak için onun ile böceği aramaya devam eder..

Kızılderili, yolun karşı tarafina doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder. Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında bir cırcır böceği bulurlar.

Arkadaşı, Kızılderili'ye

'Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi NASIL duydun?' diye sorar.

Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya lüzum olmadığını söyleyerek, arkadaşından kendisini takip etmesini ister.
Kaldırıma çıkarlar, Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar.

Birçok insan, bozuk PARA sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, ceplerinden para düşürüp düşürmediklerini KONTROL eder.

Kızılderili, arkadaşına dönerek:

'Mühim OLAN, ..Nelere KIYMET verdiğindir. Her şeyi ONA göre DUYAR, görür ve HiSSEDERSiN. '

Alıntı

Osho - Zihinsizlik

Sevgili OSHO; Hayatın sıkıcı olduğunu hissediyorum ne yapmalıyım ?



Bu haliyle, zaten yaptın! Hayatı sıkıcı hale getirdin, bir başarı ! Hayat öylesine coşkuludur ki sen onu sıkıntıya mı dönüştürdün ? Mucize yaratmışsın ! Başka ne yapmak istiyorsun ? Bundan daha büyük bir şey yapamazsın. 

Yaşam ve sıkıntı mı ?
Olağanüstü bir hayatı görmezden gelme kapasitesine sahip olmalısın. Cehalet görmezden gelme kapasitesi demektir. Kuşları, ağaçları, çiçekleri, insanları görmezden geliyor olmalısın. Yoksa hayat olağanüstü güzeldir, anlamsız bir şekilde güzeldir; öyleki eğer onu olduğu gibi görebilirsen, kahkahan hiçbir zaman kesilmeyecek. Kıkırdayıp duracaksın, en azından içinden. Hayat sıkıcı değildir ama zihin sıkıcıdır. Öyle bir zihin, öyle kuvvetli bir zihin yaratırız ki – etrafımızda Çin Seddi gibi bir duvar hayatın içimize girmesini engeller. Bizi hayattan koparır.

Yalıtılmış hapsolmuş, penceresiz hale geliriz. Bir hapishane duvarının arkasında yaşarken, sabah güneşini görmezsin. Uçan kuşları görmezsin, gece yıldızlarla dolu gökyüzünü görmezsin. Elbette hayatın sıkıcı olduğunu düşünmeye başlarsın… Bilgini kenara koy! Sonra boş gözlerle bak… Ve yaşam sürekli bir şaşkınlıktır. İlahi bir hayattan bahsetmiyorum; sıradan yaşam olağanüstüdür. Küçük olaylarda ilahinin varlığını bulacaksın: bir çocuk kıkırdarken, bir köpek havlarken, bir tavus kuşu dans ederken.

Fakat gözlerin bilgiyle örtülüyse, göremezsin. Dünyadaki en zavallı insan, bir bilgi perdesini arkasında yaşayandır. En zavallılar, zihinle yaşayanlardır. En zenginler zihinsizliğin pencerelerini açmış ve hayata zihinsiz yaklaşmış olanlardır… 




OSHO

Bir hayat dersi - Affetmek










Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur: ‘Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?’ 

Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. ‘O zaman’ der öğretmen.‘Bundan sonra ne der
sem yapacağınıza da söz verin’ öğrenciler bunu da yaparlar. Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!Öğrenciler, bu işten pek bir şey anlamamışlardır.

Ama ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen: ‘Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.’ Bazı öğrenciler torbalarına üçer beşer tane
patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine ‘Peki şimdi ne olacak?’ der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar: ‘Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde, hep yanınızda olacaklar.’

Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar:

‘Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor.’ ‘Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık. Hem sıkıldık, hem yorulduk?’

Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir: ‘Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir....

Osho - İlişki kurmak

Eğer kendi merkezinde değilsen, kim olduğunu bilmiyorsan, gerçekten ilişki kuramazsın.

Kendini bilmeden kurulan ilişki tümüyle bir yanılsamadır. Diğeri seninle ilişkide olduğunu zanneder, sen onunla ilişkide olduğunu zannedersin; ne sen kendini tanıyorsun, ne de o kendini tanıyor. O zaman kim kiminle ilişkide? Hiç kimse yok! Sadece iki gölge oyun oynuyor. Ve ikisi de gölge olduğundan, ilişkide bi
r varlık yok. Ben bunu sürekli görüyorum: İnsanlar ilişki kuruyor, ama ortada bir varlık yok. İlişki kuruyorlar, çünkü eğer ilişki kurmazlarsa, yalnızlığa düşüp kaybolacaklarını sanıyorlar. O yüzden, düştükleri anda zıplayıp yeniden ilişkiye giriyorlar. Herhangi bir ilişki, hiç ilişki olmamasından daha iyi; düşmanlık bile olsa tamam, en azından insan kendini boşta hissetmiyor.

İşte bu yüzden, bu boşluğa girmelisin. Cesaretini topla ve içeri gir. Çok kederli ve yalnız bile hissetsen, endişelenecek hiçbir şey yok; bu bedeli ödememiz gerekiyor. Ve bir kere kendi kaynağına ulaştığın zaman, her şey tümüyle değişecek, ve dışarıya bir birey olarak çıkacaksın. Bana göre bir kişi ve bir birey arasındaki fark budur: Kişi, sahte bir olgudur; birey gerçektir. Kişi, kişilik, maskedir, gölgedir; birey varlıktır, gerçekliktir. Ve sadece bireyler ilişki kurabilir, sevebilir; kişiler sadece oyun oynayabilir...

OSHO

Osho - İnanç üzerine


Bir kız benimle görüşmeye geldi. Bana sordu: "Söyle bana, gerçekten bir Allah var mı?"
Allah olmadığını öne sürmeye hazırdı.

Yüzüne, gözlerine baktım.Gergindi, itiraz doluydu. Bu konuda savaşmak istiyordu. Gerçekte, derinliklerde, Allah olmamasını istiyordu. Çünkü eğer bir Allah varsa, o zaman olduğun gibi kalamazsın, o zaman bir meydan okuma gelir. Allah bir meydan okumadır. Senin kendinle tatmin olamayacağın anlamına gelir, senden yüksek bir şeyin olduğu anlamına gelir. Allah'ın anlamı budur.

Bu yüzden tartışmaya hazırdı. "Ben bir ateistim ve Allah'a inanmıyorum" dedi. Ben de şöyle dedim: "Eğer Allah yoksa, ona nasıl inanmazlık edebilirsin? Ve Allah önemsizdir. Senin inancın ve inanmayışın, lehine ve aleyhine savlarla ilgilildir. Allah ile ilgili değil. Sen neden ilgileniyorsun? Eğer Allah yoksa,neden bunca yoldan geldin? Neden bir şey olmadığını öne sürmek için bana geldin? Onu unut ve affet. Evine git, zamanını boşa harcama. Eğer yoksa,
neden endişeleniyorsun? Olmadığını kanıtlamak için bunca çaba neden? Bu çaba senin hakında birşey gösteriyor. Sen korkuyorsun. Allah varsa, o zaman bu bir meydan okuma. Allah yoksa, olduğun gibi kalabilirsin. Yaşamda meydan okuma olmaz.

Meydan okumalardan, risklerden, tehlikelerden, kendini değiştirmekten, dönüşmekten korkan biri hep Allah'ın varlığını inkar edecektir. Onun zihni inkardır, inkar onun hakkında birşey anlatır, Allah hakkında değil..

Kıza, Allah'ın kanıtlanabilen ya da çürütülebilen birşey olmadığını söyledim. Allah, lehine ya da aleyhine görüş sahibi olabileceğin bir nesne değildir. Allah, senin içinde bir olasılıktır. O dışarda birşey değildir. Senin içinde bir olasılıktır. O olasılığa gidersen, o gerçek olur. O noktaya gitmezsen, o gerçekdışıdır.
Ve eğer ona karşı tartışırsan, o zaman yolculuğun anlamı yoktur. Sen aynı kalırsın. Bu bir kısır döngüye dönüşür.

Allah'ın olmadığını öne sürüyorsun ve bu yüzden asla ona doğru gitmiyorsun. Çünkü bu bir içsel yolculuk. Sen asla yolculuk etmiyorsun. Çünkü olmayan bir noktaya doğru nasıl gidebilirsin? Bu yüzden aynı kalıyorsun. Sen aynı kaldığında asla buluşmuyorsun. Allah ile asla karşılaşmıyorsun. Asla onunla ilgili
bir his, bir titreşim almıyorsun. O zaman senin için, onun olmadığı daha da fazla kanıtlanmış oluyor. Bu ne kadar çok kanıtlanırsa, sen o kadar uzaklaşıyorsun, o kadar düşüyorsun, arandaki boşluk o kadar artıyor.

"Yani bu Allah'ın olup olmaması meselesi değil" dedim kıza. Bu, senin büyümeyi isteyip istememen meselesi. Büyürsen, bütün büyümen buluşma olacak.
Bütün büyümen karşılaşma olacak, bütün büyümen birlik olacak.

Allah yok, ama sen ulaştığında olacak. O zatan orada olan birşey değil. O asla orada değil, o bir büyüme. Tamamen bilinçli hale ulaştığında Allah vardır.Ama itiraz etme. Enerjini itiraz etmek için harcamak yerine, enerjini kendini değiştirmek için kullan.



OSHO

Değerli taş

Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip: "Oğlum" der " Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster.

Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.
Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar. İlk önce bir bakkal dükkânına girer ve "Şunu kaça alırsınız?" diye sorar . Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir;
sonra: "Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın" der.

İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği neneye ancak bir beş lira vermeye razı olur. Üçüncü defa bir semerciye gider: Semerci nesneye şöyle bir bakar, "Bu der
"benim semerlere iyi süs olur. Bundan "kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna
bir on lira veririm." En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce
yerinden fırlar.

"Bu kadar değerli bir mücevheri nereden buldun?" diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. "Buna kaç lira istiyorsun?" Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz? " "Ne istiyorsan veririm." Öğrenci, "Hayır veremem." diye taşı almak için uzanınca kuyumcu: "Bu taşı bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsamı verebilirim" Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.

Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her
şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler. Bilge hocasının yanına dönen öğrenci büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır.

Bilge sorar: "Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?" Öğrenci şaşkınlık içinde "Çok şaşkınım efendim. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Kafam karmakarışık " diye cevap verir. Bilge hoca çok kısa cevap verir 
"Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bileni anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir."

Manhattan ve Kızılderililer

Derler ki, Avrupalılar Amerika'ya ayak bastıktan sonra, bu kıtanın ev sahipleri olan Kızılderililerin Avrupalı anlamda ticaretten habersiz olduğunu gördüler. Ve onlara ticaret ögretmek istediler.

Yaptıkları açıklama gayet basitti:

"Biz size değerli eşyalar vereceğiz, buna karşılık siz de bize kendi değerli eşyalarınızı vereceksiniz.
Böylece sizin daha önce hayatınızd
a hiç görmediğiniz eşyalarınız olacak, biz de evimize sizden aldığımız değerli eşyaları götüreceğiz.”

Bu teklif, Kızılderililere makul geldi. Böylece kıyıdaki küçük ada üzerinde bir pazar yeri açtılar ve Kızılderilileri beklemeye başladılar.

Kızılderililer ticaret alanına avladıkları hayvan postların getirdiler. Beyazlar ise onların gerçekten de daha önce görmedikleri ayna, tarak gibi şeyler getirmişti. Buraya kadar her şey yolunda gidiyordu.

Derken, bir gün iki sarhoş beyaz tartışma sonucunda ticaret meydanında bir Kızılderiliyi öldürdü. Bununla kalmayıp mallarına el koydular. Kızılderililer şaşırmıştı.

Sordular:

"Sizler neden arkadaşımızı öldürdünüz? Buna gerek yoktu ki. O zaten elindeki eşyaları sizlere vermeye gelmişti.”

Beyazların ticarete de kin ve kan karıştırdığını gören yerliler bu ticaretten vazgeçtiler ve o pazar yerini lanetlediler.
Adına da "Man-hot-tan" dediler. Bu söz, yerli dilinde "iki büyük sarhoş adam" anlamına geliyordu.

O günden sonra hiçbir Kızılderili bu bölgeye girmedi. Kızılderililerin bu boykotuna karşılık, Kızılderililerin deyişiyle Man-hot-tan,
beyazların değiştirdiği isimle de Manhattan ticaret alanı olarak günden güne büyüdü.

Yirminci yüzyılın başlarında Manhattan hem New York'un hem Amerikan ticaretinin, hem de dünya ticaretinin merkezi haline geldi.

Kimse yıllar yıllar önce Kızılderililerin bu bölgeyi lanetlemiş olduğunu hatırlamadı. Hatta, buraya Dünya Ticaret Merkezi ismiyle iki büyük gökdelen dikildi.

Sonra?

Sonrasını biliyorsunuz.

Ateş ve Suyun hikayesi


Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında
sevdalanmış onun deli dalgalarına. 
Hırçın hırçın kayalara vuruşuna,
yüreğindeki duruluğa 
Demiş ki suya:
Gel sevdalım ol,
Hayatıma anlam veren mucizem ol...

Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa
al demiş;
Yüreğim sana armağan... 
Sarılmış ateşle su birbirlerine 
sıkıca, kopmamacasına...

Zamanla su, buhar olmaya,
ateş, kül olmaya başlamış.
Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı...
Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de
yüreğindeki kederi de 
alıp gitmiş uzak diyarlara su...

Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları...
Aramış suyu diyarlar boyu, 
günler boyu, geceler boyu
Bir gün gelmiş, suya varmış yolu
Bakmış o duru gözlerine suyun, 
biraz kırgın, biraz hırçın.
Ve o an anlamış;
aşkın bazen gitmek olduğunu.
Ama gitmenin yitirmek olmadığını....
Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.
İşte o zamandan beridir ki:
Ateş sudan,
su ateşden kaçar olmuş..

Ateşin yüreğini sadece su, 
Suyun yüreğini
Sadece ateş alır olmuş...

Su ve Çiçeğin Aşkı


 
Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.İlk önceleri arkadaşlık olarak devam eder bu durum.

Tabiki zaman lazımdır birbirlerini tanımaları için.
Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlarki suya aşık olmuştur.

İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar. Sırf senin aşkın için ey su der!

Öyle zaman gelir ki; artık suda içinde çiçeğe karşı birşeyler hissetmeye başlar, zannederki çiçeğe aşık oldum.
Ama suda ilk defa aşık oluyordur.
 
Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba su beni sevmiyor mu diye düşünmeye başlar, çünkü su pek ilgilenmiyordur çiçekle.
 
Halbuki çiçek alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz;

Çiçek suya "seni seviyorum" der,
Su da "bende seni seviyorum" der.

Aradan zaman geçer ve çiçek yine suya "seni seviyorum" der,
su sabırla "bende" der.

çiçek sabırlıdır.
bekler...bekler...bekler..
 
Artık öyle bir duruma gelirki; çiçek koku saçamaz artık etrafa,
ve son kez suya "seni seviyorum" der,
suda söyledim ya; "bende seni seviyorum" der.
 
Ve gün gelir, çiçek yataklara düşer, hastalanmıştır çiçek artık.
Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek.

Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için dostuna.
Bellidirki çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek
suya derki;
"Ben seni gerçekten seviyorum"

Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır.
Nedir sorun diye, doktor gelir ve muayene eder çiçeği.

Muayeneden sonra şöyle der doktor:
"Hastanın durumu ümitsiz artık, elimizden bir şey gelmez."
 
Su merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye,
ve sorar doktora hastalığı nedir diye.
 
Doktor yukarıdan aşağıya bir bakar suya ve derki;

"Çiçeğin bir hastalığı yok dostum, bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için!"

VE ANLAR Kİ SU ARTIK,

SEVGİLİYE SADECE "SENİ SEVİYORUM "
YETMEMEKTEDİR...